PLAY PODCASTS
Turkish Stories

Turkish Stories

100 episodes — Page 2 of 2

Ep 220Ayna / Turkish Stories

Ayna

Mar 8, 20243 min

Ep 219Meros / Turkish Stories

Meros

Mar 1, 20244 min

Ep 218Arkadaşım Mıstık / Turkish Stories

Arkadaşım Mıstık

Feb 23, 20243 min

Ep 217Kardeş Okul / Turkish Stories

Kardeş Okul

Feb 14, 20243 min

Ep 216Değerlerimiz / Turkish Songs

Değerlerimiz

Feb 7, 20242 min

Ep 215Bayram / Turkish Stories

Bayram

Jan 31, 20241 min

Ep 214Almanya’nın Gelenek ve Görenekleri / Turkish Stories

Almanya’nın Gelenek ve Görenekleri

Jan 24, 20245 min

Ep 213Türkiye’de Misafirperverlik / Turkish Stories

Türkiye’de Misafirperverlik

Jan 17, 20243 min

Ep 212İkinci El Kermesi / Turkish Stories

İkinci El Kermesi

Jan 10, 20243 min

Ep 210Yurt Türküsü / Turkish Songs

Yurt Türküsü

Jan 3, 20241 min

Ep 209Mustafa Kemal Atatürk / Turkish Stories

Mustafa Kemal Atatürk

Dec 27, 20233 min

Ep 208Karagöz Almanya’da / Turkish Stories

Karagöz Almanya’da

Dec 20, 20234 min

Ep 211Dört Mevsimde Dört Güzellik / Turkish Stories

Dört Mevsimde Dört Güzellik

Dec 13, 20233 min

Ep 206Ana Vatana Yolculuk / Turkish Stories

Ana Vatana Yolculuk

Dec 6, 20234 min

Ep 205Alışveriş Şarkısı / Turkish Songs

Alışveriş Şarkısı

Nov 29, 20232 min

Ep 204Pazar Yeri / Turkish Stories

Pazar Yeri

Nov 22, 20234 min

Ep 203Pirinç Tanesi / Turkish Stories

Pirinç Tanesi Sekiz yaşındaydım. Rahmetli babaannem, pirinç ayıklıyordu. Bir pirinç tanesi yere düştü. Babaannem, eğildi ve pirinci aramaya başladı. “Aman babaanne!” dedim. “Bir pirinç tanesi için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya değer mi?” Rahmetli ilk defa bana kızdı. “Sen oturduğun yerden bilmeden konu­şuyorsun.” dedi. “Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanın alın teri var biliyor musun?” diye çıkıştı. On dokuz yıl evveldi. Stockholm’e gitmiştim. Bir otele yerleştim. Sabahleyin, tıraş olmak için banyoya gittim. Aynanın yanında ilginç bir not gördüm. “Lütfen tıraştan sonra jiletinizi çöpe atmayın! Yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.” Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde “İsveç çeliğinden yapılmıştır.” diye yazardı. İşte o ülke, kullanılmış tek bir jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. İsviçre’de zaman zaman radyolar, televizyonlar, gazeteler insanlara uyarıda bulunur: Şu tarihte, şu saatte, görevliler gelecek. Okumadığınız kitap, dergi, gazete, kâğıt varsa kapınızın önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun. Japonlar son derece sade, basit ve mütevazı yaşayan insanlardır. Evlerini gereğinden fazla eşyalarla doldurmazlar. İhtiyaçları neyse onu alırlar. Vaktiyle Japon ekonomisi bozulur. İç ve dış borçlar çok artar. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar ve durumu insanlara anlatır: “Bugünden itibaren, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.” Başbakan, dediklerini yapar, Japonya’da israftan uzak durma kampanyası başlatılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bizler de maddi durumumuz ne olursa olsun ailemiz ve ülkemiz için israftan kaçınmalıyız.

Nov 15, 20233 min

Ep 202Kapalı Çarşı, Mısır Çarşısı, Semt Pazarları / Turkish Stories

Kapalı Çarşı, Mısır Çarşısı, Semt Pazarları Dünyaca ünlü Kapalıçarşı, İstanbul’un en kalabalık alışveriş merkezlerinden biridir. Mimarisi, yerleşimi, ürün çeşitleri ve tarihi ile İstanbul’un en önemli turistik mekânlarındandır. Sekiz girişi olan çarşının her bir kapısı, önemli tarihî eserlere açılır. Nuruosmaniye Camisi, Çemberlitaş, Bayezid Külliyesi, İstanbul Üniversitesi, Sahaflar Çarşısı bunlardan birkaçıdır. Şehrin antik dönemlerinden bu yana önemini korumuş bir bölgesine kurulan Kapalıçarşı, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1461’de yaptırıldı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise genişletildi. 16. ve 17. yüzyılda yangın ve depremlerden zarar gören çarşı 1894 depreminde tamamen yıkıldı ve 1898’de yeniden yapıldı. 1943 ve 1954’te tekrar yanan Kapalıçarşı, bugünkü görünümünü bu yangınlardan sonra yapılan tamiratla kazandı. 30 hektardan fazla bir alana kurulu olan Kapalıçarşı, 61 sokak ve 3 ana bölümden oluşur. Çarşıda başta kuyumcular ve sarraflar olmak üzere antikacılar, silahçılar, halıcılar, dericiler gibi birçok esnaf faaliyet göstermektedir. Kapalıçarşı, bugün bir finans merkezi işlevini de görmektedir. Dünyanın her yerindeki para merkezleriyle 24 saat iletişim içindedir. Çarşıdaki birçok esnaf, aynı zamanda döviz işlemleri de yapmaktadır. Kapalıçarşı, pazar hariç her gün 07.00 - 19.00 saatleri arasında açıktır. Mısır Çarşısı Eminönü’nde, Yeni Cami’nin arkasında ve Çiçek Pazarı’nın yanındadır. İstanbul’un en eski kapalı çarşılarından olan Mısır Çarşısı, 1660 yılında Turhan Sultan tarafından yaptırılmıştır. Mimarı Kâzım Ağa’dır. Çarşı, son olarak 1940-1943 yılları arasında İstanbul Belediyesi tarafından restore ettirilmiştir. Aktarlarıyla meşhur bu çarşıda, hâlen tabii ilaçlar, baharat, çiçek tohumları gibi ürünlerin yanı sıra, kuruyemiş, şarküteri ürünleri ve gıda maddeleri satılmaktadır. Mısır Çarşısı, pazar günleri kapalıdır. Semt Pazarları İstanbul’un hemen her semtinde, kurulduğu semtin ya da kurulduğu günün adıyla anılan semt pazarları vardır. Bu pazarlarda çok sayıda tezgâh yan yana kurulur ve gıdadan tekstile, ev eşyasından canlı hayvana kadar bütün ihtiyaç maddeleri satılır. Bu pazarlar, şehir kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Satıcılarıyla, görüntüsüyle, deyimleriyle, satış yöntemleriyle, ilginç bir İstanbul zenginliğini yansıtırlar. İstanbul’un en ünlü ve en eski pazarlarından biri, Çarşamba Pazarı’dır. Fatih’te, aynı isimli semtte, çarşamba günleri kurulan pazar, 36 sokak ve 4 caddeye yayılır. Salı Pazarı, Anadolu Yakası’nda, Kadıköy’de Eski Kuşdili Çayırı üzerinde salı günleri kurulan önemli bir semt pazarıdır. Beşiktaş ilçesinde cumartesi günleri kurulan Beşiktaş Pazarı da büyük pazarlardandır. Ulus’ta, per­şembe günleri kurulan Ulus Pazarı ise İstanbul’un en yeni semt pazarlarındandır. Çiçek Pazarı, Eminönü’nde, Mısır Çarşısı’nın arkasına kurulur. Hafta sonları da açık olan pazarda bitki, çiçek ve süs hayvanları satılır. Koç Pazarı, Kurban Bayramı öncesinde Topkapı’da açılır. Kurbanlık hayvan satışı yapılır. Gül Pazarı ise gül mevsiminde Eyüp’te kurulur.

Nov 8, 20234 min

Ep 201Ateş Pahası / Turkish Stories

Ateş Pahası Çok eski zamanlarda padişahlardan biri adamlarıyla beraber ava çıkmış. Padişah, bir ceylanın arkasından koşarken akşam olmuş. Hava kararır kararmaz yağmur yağmaya başlamış. Padişah ve adamları ormanın içindeki bir kulübeye misafir olmuşlar. Aslında bu kulübede çok fakir bir oduncu yaşıyormuş. Oduncu, misafirlere çok iyi davranmış. Onlara yemek vermiş. Ocağa büyük odunlar atmış ve kulübeyi sıcak tutmuş. Bir ara padişah kendi kendine: – Doğrusu şu ateş bin altın eder, diye söylenmiş. Ertesi gün yola çıkacakları zaman padişah oduncuya sormuş: – Bize çok iyi davrandın. Ateşin sayesinde çok iyi ısındık. Çok rahat ettik. Söyle bakalım borcumuz ne kadar? Oduncu, fırsatı değerlendirmenin tam zamanı, diye düşünmüş. – Bin altın padişahım, demiş. Vezir, hemen söze karışmış: – Ne masraf ettin ki bin altın istiyorsun bizden? – Sabaha kadar ateşi söndürmedim. Bu dağ başında böyle bir ateş az bulunur. – Ateş bu kadar pahalı mıdır? O sırada padişah, vezire dönüp: – Ateş çok güzeldi. Şimdi pahasını verelim, demiş. Oduncunun bu davranışı, zamanla halk arasında duyulmuş. Bundan sonra değerinin üstünde bir fiyatla satılan şeyler hakkında “ateş pahası” denilmeye başlanmış. Bugün dahi insanlar çok pahalı buldukları şeyler hakkında “ateş pahası” deyimini kullanırlar.

Nov 1, 20231 min

Ep 200Bayram Günü Şarkısı / Turkish Songs

Bayram Günü Şarkısı

Oct 25, 20231 min

Ep 199Yalan Söylemeyen Çocuk / Turkish Stories

Yalan Söylemeyen Çocuk

Oct 18, 20233 min

Ep 198Anzaklı Ömer / Turkish Stories

Anzaklı Ömer 1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ABD’ye giden doktor Ömer Musluoğlu başından geçen ilginç bir olayı şöyle anlatıyor: Amerika’ya ilk gittiğim yıllar New York’taki Medical Center Hospital isimli hastanede görev almıştım. Bir hastanın yanına gittim. Yaşlıca bir adam... Tabi kendisiyle İngilizce konuşuyorum. – Kan alacağım, kolunuzu açar mı­sınız? Baktım kolunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti. Kendisine sormadan edemedim. – Siz Türk müsünüz? Kaşlarını yukarıya kaldırarak “Hayır” manasında işaret yaptı. – Peki kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? “Aldırma işte öylesine bir şey.” dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: – Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım. Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı hâlinde sordu: – Siz Türk müsünüz? – Evet, Türküm. Gözlerime bakarak tanıdık bir yüz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı. – Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de. Ben Anzak’tım, Avustralya Anzaklarından. İngilizler bizi toplayıp “Bütün dünya Türklere karşı savaş açtı. Birlik olup üzerlerine gideceğiz. Bu savaş çok önemli.” dediler. Biz de savaşmak isteyenler arasına katıldık. Bizi gemilerle Mısır’a getirdiler. Mısır’da birkaç ay eğitim gördük. Ondan sonra bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan, hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz, Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknoloji ve sayı yönünden üstündük. Peki, onlara bu cesareti ve kuvveti veren şey neydi? İlk başta barbarlıktan böyle saldırıyorlar diye düşünmüştüm. Meğer bu, barbarlıktan değil kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Derken böyle bir taarruzda bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç öfkeyle bakmıyorlar. Çantalarında bulunan yiyeceklerden bana ikram ettiler. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok azdı. Bu hâldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmediler. İsteseler önceden de öldürebilirlerdi. Hâlbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davrandılar. Bu duygularla “Yazıklar olsun bana! Böyle asil insanlarla niye savaşıyorum ben?” diyerek pişman oldum. Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye günlerce düşündüm. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma Türk bayrağı dövmesi yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte. Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: – Talihin cilvesine bakın ki o zaman yaralarımı iyileştirerek sıhhatimi kazanmam için çaba sarf eden Türklerdi. Şimdi Amerika’da yıllar sonra yine beni iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk. Avustralya’dan Amerika’ya gelirken bir Türk’le karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler çok merhametli insanlarsınız. Peşinden nemli gözlerle “Bana adınızı söyler misiniz?” dedi. “Ömer” cevabını verdim. Yüzüme baktı, birden doğrulmak istedi. Buna engel olmak istedim. Ama ısrar etti. Yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: – Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi. Bundan sonra “Anzaklı Ömer” olsun. Kaç gün geçti hatırlamıyorum. Hastanenin hoparlöründen bir anons duydum: “Doktor Ömer. Lütfen 217 numaralı odaya gelin!” Odaya vardı­ğımda Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kucağımda vefat etti. Türk milletine sevgi dolu bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Ne yalan söyleyeyim, ağladım.

Oct 11, 20237 min

Ep 197Mehmet Akif Ersoy / Turkish Stories

Mehmet Akif Ersoy Türkiye Büyük Millet Meclisi 1920 yılında bir karar aldı. Bu kararla milletin bağımsızlık aşkını ve ruhunu dile getirecek bir istiklal marşı yazılması isteniyordu. Kazanana 500 lira ödül verilecekti. Yarışmaya 724 şiir gönderilmişti. Fakat Türk milletinin istiklal ruhunu tam anlamıyla anlatan bir şiir bulunamamıştı. Ünlü şair Mehmet Akif Ersoy para ödülü verildiği için yarışmaya katılmak istememişti. Çünkü ona göre parayla millî marş yazılamazdı. Milli Eğitim Bakanı’nın ısrarı üzerine Mehmet Akif Ersoy şiirini yazıp gönderdi. Onun şiiri, Meclis’teki oylamada oy birliğiyle İstiklal Marşı olarak kabul edildi. 500 liralık para ödülünü vermeye geldiklerinde Mehmet Akif: “Bu para benim hakkım değildir.” dedi. Fakat ona bu parayı vermek zorunda olduklarını söylediler. O da bu parayı alıp bir hayır kurumuna bağışladı. Mehmet Akif, İstiklal Marşı’nı millete ait gördüğü için “Safahat” adlı şiir kitabına da koymadı. Mehmet Akif Ersoy sadece İstiklal Marşı’nın şairi değildi. O, her yönüyle örnek alınabilecek bir kişiydi. Genç yaşta babasını kaybetmişti. Siyasal bilgiler okuluna kaydolmuştu. Fakat ailesinin geçimini sağlaması gerekiyordu. Bu yüzden çabuk iş bulabileceği veterinerlik okuluna kaydoldu. Mithat Cemal Kuntay, Akif’le ilgili çok düşündürücü bir olayı anlatıyor: Bu okuldayken sınıf arkadaşı Hasan Efendi’yle çok yakın dosttu. Birbirlerine söz verdiler. İleride çoluk çocuk sahibi olurlarsa ölenin çocuklarına kalan bakacaktı. Kendi kendime düşünüyordum. Okuldayken insanlar kahramandırlar fakat yaş ilerleyip de insan hayata karışınca... Aradan yıllar geçti. Akif, bir haksızlığa dayanamayıp memurluktan istifa etmişti. Beylerbeyi’ndeki evinde her cuma kitap okuyorduk. Bir cuma günü Akif’in evinde sekiz çocuk buldum. Evin beş çocuğuna katılan bu üç çocuğun komşudan gelen küçük misafirler olduğunu zannettim. Fakat her cuma sofada aynı kıyamet kopuyordu. Akif de buna katlanıyordu. Bir cuma, Akif’e sordum: – Kim bu yavrular? Akif cevap vermedi. Odaya girince bu misafir çocukların hâlini hatırını sordum. Akif’in yüzü değişti. – Misafir çocukları değil benim çocuklarım, dedi. Üç beş haftada üç çocuğu nasıl olurdu? – Hasan Efendi öldü de... Bu çocuklar, kim önce ölürse hayatta kalanın bakacağı çocuklardı. Akif, bu çocuklardan daha güzeldi: “Okulda verdiği sözü hâlâ unutmayan bir çocuk.” Mehmet Akif’in verdiği söze bağlılığını bir başka örnekle yine Mithat Cemal Kuntay’dan dinleyelim: Meşrutiyet’in ilk yıllarında (1908) bir cuma günü çok kar yağdı. O gün araba, tramvay, tren ve vapur çalışmadı. Çapa’daki evimize sütçü, ekmekçi gibi adamlar bile gelemediler. Öğleden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken kapı çalındı... Akif Bey gelmişti. Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğini merak ettim. Beylerbeyi’nden Beşiktaş’a nasılsa bir vapur çalışmıştı. Beşiktaş’tan Çapa’ya yürüyerek gelmişti. Bu kara, bu tipiye ve yolun uzunluğuna şaşırdıkça Akif de benim hayretime şaşırıyordu: – Gelmemem için kar, tipi kâfi değil. Vefat etmem lazımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim. Derleyen Murat Cuma

Oct 4, 20236 min

Ep 196Bayramlarımız / Turkish Stories

Bayramlarımız Hayatımızda bizim için özel olan günler vardır. Dinî ve millî bayramlar, doğum günü, Anneler Günü, Babalar Günü, mezuniyet töreni, okuma bayramı, öğretmenler günü, evlilik yıl dönümü ve düğünler bunlardan bazılarıdır. Ülkemizde kutladığımız millî bayramlarımız da vardır. Cumhuriyetin ilan edildiği gün olan 29 Ekim’de Cumhuriyet Bayramı’nı; Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı 19 Mayıs’ta Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı; 30 Ağustos’ta Zafer Bayramı’nı ve 23 Nisan’da Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlarız. Millî bayramlarda “Bayramınız kutlu olsun.” deriz. Millî bayramları, coşku içinde kutlarız. Her yeri bayraklarla süsleriz. Okullarda kutlama programları hazırlarız. Tören alanlarında yapılan gösterilere katılırız. Ülkemizde kutlanan iki tane dinî bayramımız vardır. Bunlar Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı’dır. İki bayramın kutlanma şekilleri birbirine benzemektedir. Ramazan Bayramı’na günler kala bayram hazırlıkları başlar: Evlerde bayram temizli­ği yapılır, tatlılar ve yemekler hazırlanır. Bayramlık elbiseler ve bayram şekeri alınır. Bayramın bir gün öncesi olan arife günü topluca kabir ziyaretlerine gidilir. Bayram sabahı erkekler bayram namazı kılmaya giderler. Bayram namazından sonra cami önünde bayramlaşılır. Daha sonra herkes evine döner ve bütün aile fertleri bayramlaşır. Herkes birbirine “Bayramınız mübarek olsun.” der. Küçükler büyüklerin ellerinden, büyükler de küçüklerin gözlerinden öper. Büyükler, küçüklere bayram harçlığı verir. Çocuklar, kahvaltıdan sonra evleri gezerler. Ev sahipleri, çocuklara şeker veya çikolata ikram eder. Ailecek akrabalar ve komşular ziyaret edilir. Kurban Bayramı hazırlıkları Ramazan Bayramı’na göre daha yoğundur. Kurban Bayramı’nda kurbanlık hayvan alınır. Bazı aileler tek başlarına, bazı aileler ise birleşerek kurban keserler. Bayramın ilk üç günü kurban kesimi yapılır. Kurban kesildikten ve etler paylaşıldıktan sonra kurban kesemeyenlere etlerin bir kısmı dağıtılır. Ramazan Bayramı’nda olduğu gibi ziyaretler yapılır. Dostluklar pekiştirilir. Küskünler barıştırılır. Böylece bayramlar, toplumda huzura ve mutluluğa vesile olur. Murat Cuma

Sep 27, 20233 min

Ep 195Memleketim / Turkish Stories

Memleketim

Sep 20, 20233 min

Ep 194Istanbul / Turkish Stories

Istanbul

Sep 13, 20233 min

Ep 193Almanya / Turkish Stories

Almanya Ahmet, Almanya’nın Frankfurt şehrinde yaşıyor. O, bu yıl beşinci sınıfta okuyor. Coğrafya öğretmenleri, öğrencilere Almanya’nın eyaletleri, komşuları, nüfusu, eğitim ve kültürü hakkında bir proje ödevi hazırlamalarını ve bu ödevi derste sunmalarını istedi. Ahmet’in aklına çok güzel bir fikir geldi. O, ödevini röportaj şeklinde hazırlamaya karar verdi. Bu röportajı, lisede okuyan ve genel kültürü çok iyi olan Tim adlı Alman komşusuyla yaptı. Ahmet, Tim’e Almanya hakkında aşağıdaki soruları sordu: Ahmet : Merhaba Tim. Öğretmenimiz, Almanya’nın eyaletlerden oluştuğunu söylemişti. Bu konuda bilgi verir misiniz? Tim : Evet, Almanya tam 16 eyaletten oluşmaktadır. En büyük eyaleti, Bavyera eyaletidir. Bavyera eyaletinin başkenti Münih’tir. Bizim şehrimiz Frankfurt, Hasen eyaletine bağlıdır. Ahmet : Anladım. Diğer eyaletleri de ben araştırayım. Peki, Almanya’nın komşuları hangi ülkeler? Tim : Almanya, Orta Avrupa’da Kuzey Denizi ile Alpler arasında uzanan bir devlettir. Doğusunda Çek Cumhuriyeti ve Polonya; güneyinde Avusturya ve İsviçre; batısında Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg; kuzeyinde Danimarka ve Kuzey Denizi vardır. Ahmet : Almanya’nın nüfusu hakkında bilgi verir misin? Tim : Ülkemizin nüfusu 82 milyon civarındadır. Almanya, Avrupa’nın en kalabalık nüfusuna sahip ülkesidir. Bu nüfusun yaklaşık 7 milyonu ülkede çalışan yabancılardır. Yabancıların çoğunluğunu ise Türkler oluşturmaktadır. Ahmet: Peki, Almanya’nın iklimi nasıl? Tim : Almanya’nın geneli, nemli batı rüzgârlarının hâkim olduğu ılıman bir iklime sahiptir. Kışları ılık, yazları serindir. Yazları, sıcaklık çoğu zaman 30°C’yi aşmaktadır. Doğuda ise iklim daha karasaldır; kışları çok soğuk, yazları çok sıcak ve kuru olabilmektedir. Ahmet : Almanya’da eğitim hakkında bilgi verir misin? Tim : Ülkemiz, eğitime ve bilime çok önem verir. Ülkemizin her tarafında eğitim ve öğretim ücretsizdir. Eğitim ve öğretim, çağdaş tekniğe dayalı araç ve gereçlerle donatılmış, uygulamalı metotlarla yapılır. Ülkemizde 6-18 yaş arasında eğitim mecburidir. Ülkemizde 200’den fazla üniversite vardır. Ahmet : Biraz da Almanya’nın tarihî ve kültürü hakkında bilgi verebilir misin? Tim : Memnuniyetle. Almanya, kültürel ve tarihî açıdan çok zengindir. Kaleler, manastırlar, Orta Çağ köyleri, Almanya’nın sahip olduğu kültürel zenginliklerdir. Tuna ve Ren gibi nehirler, ülkenin kuzeyinde yer alan adalar, ulusal parklar ve bahçeler, ülkenin doğal güzellikleridir. Ülkenin Kuzey Denizi ve Baltık Denizi boyunca 1000 km’yi bulan sahilleri vardır. Konstanz Gölü yakınlarında Ren Nehri boyunca uzanan Kara Orman ve Berlin ile Baltık Denizi arasındaki nehirlerde insanı dinlendiren sandal gezileri yapılmaktadır. Ahmet : Almanya sporda çok başarılı bir ülke. Son olarak Almanya’da spordan bahseder misiniz? Tim : Çok doğru. Almanya’da halkın büyük bir kısmı spor kulüplerine üyedir. Almanlar için spor yapmak çok önemlidir. Alman Millî Futbol Takımı 3 defa dünya kupasını kazanmıştır. Spor okulları, spor salonları ve futbol sahaları ülkenin her tarafına yayılmıştır. Sporla uğraşmak isteyenler her türlü imkânı bulabilmektedirler. Yani özetle Almanya; tarihiyle, ekonomisiyle, kültürüyle, eğitimiyle, spora ve sanata verdiği önemle dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biridir. Ahmet : Çok teşekkür ediyorum. Yeter Sarıkaya

Sep 6, 20235 min

Ep 192Hayal Kuşunun Kanatlarından Bursa / Turkish Stories

Hayal Kuşunun Kanatlarından Bursa Hayal kuşuna binip Bursa semalarına doğru süzülmek ister misiniz? Cevabınız “Evet” ise tutunun ku­şumuzun kanatlarına. Bakalım neler görüp neler duyacağız? Bu tarihî şehirde nelere şahitlik edeceğiz? Bursa’ya ne yönden girersek girelim, bizleri yeşil bir deniz karşılar. Tepelerden aşağı doğru süzülürken bakışlarımız mavi ile yeşilin kesiştiği büyülü bir çizgiye takılır. Bu güzel tablo bizleri kendine çeker. Bursa semalarında süzülürken ilk molamızı Tophane sırtlarında veriyoruz. Buradan şehri seyretmek doyumsuz bir zevk. Ama asıl ilgimizi çeken, burada yatan iki Osmanlı padişahı: Biri Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, diğeri onun oğlu ve Bursa’nın fatihi Orhan Gazi. Tarihe yön veren iki büyük insanın huzurunda saygı ve edep içerisinde Fatihalar okuyoruz. Dalgın dalgın türbeleri seyrederken ak saçlı, ak sakallı bir dede yanımıza yaklaşıyor. Merakımızı ve heyecanımızı hissetmiş olacak ki “Gelin size bu iki padişahı anlatayım.” diyor. Dedeyi dinledikten sonra vedalaşıp Tophane sırtlarından, Ulu Cami’ye süzülüyoruz. Koca mabet tüm ihtişamıyla karşımızda duruyor. Cami, bizi önüne geçilmez bir merakla içine çekiyor. Duvarları kesme taşlarla örülü camiye üç büyük kapıdan girilebiliyor. Bu görkemli yapı, on iki kalın ayağın üzerine oturtulmuş yirmi kubbeden oluşuyor. Ortadaki kubbenin altında on altı köşeli bir havuz dikkatimizi çekiyor. Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan bu caminin inşaatında üç bin işçinin çalıştığı ifade ediliyor. Rivayete göre Bursa’nın meşhur evliyalarından Somuncu Baba, küçücük fırınında bu üç bin işçiye her gün ekmek çıkarırmış. Bursa halkı “Böyle küçük bir fırında, bu kadar ekmek nasıl çıkar!” diye hayretlerini gizleyemezmiş. Ulu Cami’nin açılış merasiminde; Somuncu Baba’nın Allah’ın sevgili bir kulu olduğu anlaşılmış. Cami cemaati, çıkış kapılarında bu güzel insanın elini öpmek için sıraya geçmiş. Ancak ne hâldir bilinmez, caminin her üç kapısından çıkan insanlar da “Somuncu Baba’nın elini öptük!” diye sevinmişler. O günden sonra bu veli zatı Bursa’da bir daha gören olmamış. Bu arada bahsetmeden geçmeyelim: Gölge oyununun başkahramanları Hacivat ve Karagöz, rivayete göre Ulu Cami’nin inşaatında çalış­mış. Esprileriyle işçilere hoş anlar yaşatmışlar. Ulu Cami’den yükselip “Nereden devam edelim!” diye Bursa’yı süzerken Uludağ’ın heybetli duruşu gözlerimizi alıyor. Uludağ kış mevsiminde bir başka güzel. Karlardan yapılmış bembeyaz kürkü­nü sırtına almış. Eteklerine de çam yeşili nakışlar kondurmayı ihmal etmemiş. Yeşille beyazın böylesine uyumla kucaklaştığı bir başka yer var mıdır bilemeyiz. 2543 metre yüksekliğindeki Uludağ, ziyaretçileri yaz kış eksik olmayan bir yer. Bu nedenle de bol miktarda otel ve dinlenme tesisi mevcut. Kayak sporunun yapılması için gerekli altyapı hizmetleri de var. Uludağ’a ziyaretçilerin bir kısmı arabalarla, bir kısmı da teleferikle çıkmayı tercih ediyor. Bize sorarsanız teleferikle çıkmanızı tavsiye ederiz. Teleferik, çelik halatların takıldığı ayaklardan hızla aşağı doğru kayarken çoğumuzu heyecanlandırıyor. Uludağ’a çıkmışken millî parka da uğramayı ihmal etmiyoruz. Parkı sınırlayan tellerden geyiklere yiyecek atmak insanı çok mutlu ediyor. Yolculuğumuz devam ediyor. Derken kendimizi Emir Sultan Hazretleri’nin türbesinde buluyoruz. Yıldırım Bayezid’in hem damadı olan, hem de onu aydınlatan bu gönül insanının huzurunda Fatihalar okuyoruz. Kestane ağaçlarını geçip Bursa’nın alt kısmına yöneliyoruz. Ovayı sıra sıra şeftali bahçeleri süslüyor. Tekrar şehrin merkezine doğru süzülüyoruz. Yeşil Cami, Yeşil Türbe, Muradiye Külliyesi, II. Murat Türbesi, Cem Sultan Türbesi, Arkeoloji Müzesi, Türk İslam Eserleri Müzesi, Osmanlı Evi Müzesi ve daha nice tarihî mekânlar âdeta el sallıyor. “Bizi de gezin.” diyor. Fakat hayal kuşumuz bir hayli yoruldu ve vaktimiz doldu. “Bursa’ya doyum olmaz.” diyor. Dolu dolu bir gün geçirmiş olmanın huzuruyla evimize yöneliyoruz. Orhan Keskin (Düzenlenmiştir.)

Aug 30, 20235 min

Ep 191Türkiye / Turkish Stories

Türkiye Cumhuriyeti, 1923 yılında kurulmuştur. İlk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Türkiye, çok farklı medeniyetlerin yaşadığı toprakların üzerine kurulmuştur. Yirmi civarında medeniyetin yaşadığı bu topraklar on bin yıllık bir geçmişin izlerini taşır. Çok sayıda cami, kilise, saray, tapınak ve antik tiyatro gibi tarihî yapılar Türkiye’nin sınırları içerisindedir. Türkiye, hem Avrupa hem de Asya kıtasında toprakları bulunan bir ülkedir. Türkiye’nin Asya kıtasında bulunan bölümüne Anadolu, Avrupa kıtasında bulunan bölümüne ise Trakya denir. Asya kıtası ile Avrupa kıtası; İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı ile ayrılır. Dünyada iki kıtada toprakları bulunan ülkeler sadece Türkiye, Rusya Federasyonu ve Mısır’dır. Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkedir. Türkiye’nin güneyinde Akdeniz, batısında Ege Denizi, kuzeyinde Karadeniz ve kuzeybatısında bir iç deniz olan Marmara Denizi vardır. Türkiye’nin kuzeybatısında Yunanistan ve Bulgaristan, güneydoğusunda Suriye ve Irak, doğusunda İran, Ermenistan ve Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti, kuzeybatısında ise Gürcistan vardır. Türkiye’nin nüfusu 75 milyondur. Türkiye, nüfus olarak Avrupa’da Almanya’dan sonra ikinci sıradadır. Dünyada ise on beşinci büyük nüfusa sahip ülkedir. Türkiye 814.578 kilometre karelik (km²) yüz ölçümü ile Rusya’dan sonra Avrupa’nın en büyük yüz ölçümüne sahip ülkesidir. Türkiye’de 81 il vardır. En kalabalık şehir 14 milyon insanın yaşadığı İstanbul’dur. İstanbul’un yarısı Asya’da, yarısı Avrupa’dadır. Dünyada iki kıta üzerinde toprakları olan tek şehir İstanbul’dur. İstanbul’dan sonra en büyük şehirler; Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Konya ve Antalya’dır. Türkiye’nin nüfusunun % 99’u Müslüman, % 1’i ise Hristiyan ve Yahudi’dir. Türkiye, ılıman iklim kuşağındadır. İlkbahar, yaz, sonbahar ve kış olmak üzere dört mevsim yaşanır. Türkiye’de irili ufaklı çok sayıda göl vardır. En büyük göl Van Gölü’dür. Daha sonra Beyşehir Gölü, Tuz Gölü ve Eğirdir Gölü gibi göller gelir. Türkiye’de çok sayıda nehir vardır. Türkiye sınırları içindeki en uzun nehir Kızılırmak’tır. Fırat, Dicle, Sakarya ve Yeşilırmak diğer uzun nehirlerden bazıları­dır. Nehirlerin üzerinde çeşitli barajlar kurulmuştur. Büyükten küçüğe doğru ilk akla gelebilecek barajlar; Atatürk, Keban ve Ilısu’dur. Türkiye’de birçok dağ vardır. Dağlar özellikle Türkiye’nin doğusundadır. En yüksek dağlar; Ağrı Dağı (5137 metre), Cilo Dağı, Süphan Dağı, Kaçkar Dağı ve Erciyes Dağı’dır. Türkiye bir turizm merkezidir. Türkiye’ye 2011 yılında 31 milyon 456 bin turist gelmiştir. Turistlerin en çok ziyaret ettiği iller; İstanbul, Antalya, İzmir, Nevşehir, Muğla, Denizli ve Mardin gibi illerdir. Türk mutfağının zenginliği dikkat çekicidir. Adana ve Urfa kebabı, döner, mantı, karnıyarık, köfte, pide, lahmacun, hamsi tava, yaprak sarması, bö­rek, baklava, kadayıf, sütlaç ve revani Türk mutfağı denince ilk akla gelenlerden bazılarıdır. Derleyen Murat Cuma

Aug 23, 20235 min

Ep 190Dostluğun Değeri / Turkish Stories

Dostluğun Değeri

Aug 16, 20233 min

Ep 189Bremen Mızıkacıları / Turkish Stories

Bir zamanlar uzak bir çiftlikte yaşayan çalışkan bir eşek varmış. Bu eşek yıllarca çuvalları değirmene götürüp getirmiş. Yıllar geçmiş. Eşek artık yaşlanmış ve çuval taşıyacak gücü kalmamış. Sahibi onu beslemek istemiyormuş. Eşek, “En iyisi buralardan gitmeli.” diyerek sahibinden ayrılmış. Bremen’e doğru yola çıkmış. Orada çalgıcı olabileceğini düşünüyormuş. Biraz gittikten sonra yolda koşmaktan yorulmuş bir köpekle karşılaşmış. Köpek, “Ben çok yaşlandım. Sahibim beni öldürmek istedi. Canımı zor kurtardım.” demiş. Eşek de “Üzülme! Benimle Bremen’e gel. Beraber şarkı söyleriz.” demiş. Köpek, bu teklife çok sevinmiş ve yola beraber devam etmişler. Yolda bir kediye rastlamışlar. “Burada ne yapıyorsun kedi kardeş? Çok üzgün bir hâlin var.” demişler. Kedi, “Yaşlandım ve artık fare yakalayamıyorum. Evin hanımı bu yüzden beni öldürmek istedi.” demiş. Eşek ve köpek, “Bizimle Bremen’e gel. Beraber şarkı söyleriz.” demiş. Bu teklif kedinin hoşuna gitmiş. Üçü beraber yola devam etmişler. Bir çiftliğin yakınından geçerken karşılarına bir horoz çıkmış. Horoz, çok üzgün görünüyormuş. Eşek, “Horoz kardeş! Niçin bu kadar üzgünsün?” diye sormuş. Horoz, “Akşam sahibimin misafirleri gelecek. Sahibim beni kesip misafirlerine ikram edecek.” demiş. Onlar da “Öyleyse bizimle gel. Bremen’de şarkı söyleriz.” demişler. Horoz da onlara katılmış. Akşam hepsi çok yorulmuş. Bir şeyler yemek ve uyumak için bir yer aramaya başlamışlar. İleride penceresinden ışık süzülen bir ev görmüşler. Eve yaklaşmışlar. Bir de ne görsünler! Hırsızlar nefis yemeklerle dolu bir sofranın başında yemek yiyorlarmış. Bizimkilerin ağzı sulanmış. Hırsızları evden kaçırmak için bir plan yapmışlar. Birbirlerinin sırtına tırmanmışlar. En altta eşek, onun üstünde köpek, sonra kedi ve en üstte de horoz varmış. Pencereye yaklaşıp bütün güçleriyle bağırmaya başlamışlar. Onları duyan hırsızlar arkalarına bakmadan evden kaçmışlar. Dört arkadaş da sofrada karınlarını doyurmuşlar. Hırsızlar gece eve gelip neler olduğunu anlamak istemişler. İçlerinden birini eve göndermişler. Adam, içeri girince kedi, adamın yüzünü tırmalamış. Adam, kaçmak isterken köpek bacağından ısırmış. Eşek, arka bacaklarıyla tekmelemiş. Horoz da bütün gücüyle ötmeye başlamış. Hırsızlar, arkadaşlarına olanlardan sonra hemen oradan kaçmışlar. Bu ev dört arkadaşın hoşuna gitmiş. Dört arkadaş, Bremen’e gitmekten vazgeçmişler. Orada mutluluk içinde yaşamışlar. Grimm Kardeşler

Aug 9, 20234 min

Ep 188Keloğlan ve Sihirli Tas / Turkish Stoires

Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul anası, bu biricik oğlunu “Kel oğlum, keleş oğlum...” diye severmiş. Günlerden bir gün Keloğlan anasından izin alıp balık tutmaya gitmiş. “Belki birkaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz.” diye düşünmüş. Irmağın kenarına gelip oltasını atmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu. Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnında kocaman bir tas durmuyor mu? Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. “Anama, hem balığı götürürüm hem de tası.” demiş. Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular yere altın olarak dökülüyormuş. Keloğlan çok şaşırmış. Birkaç kere denemiş, tastan hep altın dökülüyormuş. “Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim.” demiş. Evine koşmuş. Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları koymuş. Artık ülkenin padişahı bile onun yanında fakir sayılırmış. Keloğlan, günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış. Gereksiz harcamalar yapmış. “Oğlum, bu işin sonu kötü olabilir.” diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş. “Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim.” diyormuş. Keloğlan’ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona olan sevgisini azaltmış. Herkes “Eski hâli bundan daha iyiydi. Keloğlan’ın gözünü hırs bürüdü.” demeye başlamış. Keloğlan bir gün, daha çok altın elde etmek için sihirli tasını alıp ırmağın kenarına gelmiş. “Su tü­kenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım.” demiş. Açgözlülükle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Tası daha hızlı daldırmaya başlamış. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan, onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için ırmakta neredeyse boğulacakmış. Bin bir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken, biriktirdiği altınları hırsızlar çalıp götürmüşler. Tası bulamadığından ağlaya ağlaya anasının yanına dönmüş. Ona, başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın: – Üzülme yavrum, demiş. Haydan gelen huya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini baş­kalarından üstün görme hastalığından kurtulursun. Keloğlan, bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş. O günden sonra da sihirli tası bir daha hiç anmamış. Ahmet Efe

Aug 2, 20234 min

Ep 187Hayırlı Evlat / Turkish Stories

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Develer tellal iken, pireler berber iken... Uzak ülkelerden birinde zengin bir adam varmış. İhtiyarlayan zengin adam bir gün üç oğlunu yanına çağırmış. Onlara şöyle demiş: – Canım oğullarım! Artık yaşlandım, ne kadar yaşayacağım belli değil. Öldükten sonra mallarım için kavga etmenizi istemiyorum. Bu yüzden mallarımı ölmeden önce aranızda paylaştıracağım. Her birinize üç kese altın vereceğim. İstediğiniz yere gidin ve üç yıldan önce dönmeyin. Üç yıl sonra geldiğinizde hanginizin yaptıklarını beğenirsem mallarımı ona vereceğim. Bu sözlerden sonra üç oğul da hazırlıklarını tamamlayıp babalarıyla vedalaşmışlar. Atlarına binip uzaklaşmışlar. Üç delikanlı az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Önlerine üç ayrı yol çıkmış. Her biri farklı bir yola gitmiş. Üç yılın sonunda hepsi babalarının yanına dönmüş. Büyük kardeş kırk atlı askerle, ortanca kardeş yüz deveyle, küçük kardeş de kırk katırın üstündeki kırk çocukla gelmiş. Hepsi babalarının elini öpmüş. İhtiyar adam: – Sevgili oğullarım, şimdi üç yıldır neler yaptığınızı bana anlatın, demiş. Önce büyük kardeş söze başlamış:– Büyük bir ormanda yaşayan insanlarla tanış­tım. Burada kırk yiğidi kendime asker seçtim. Verdiğin paralarla at ve kılıç aldım. Onlara ata binmeyi ve kılıç kullanmayı öğrettim. Senin vereceğin malları onlarla koruyacağım. Sonra ortanca kardeş anlatmaya başlamış: – Bolluk ve bereket içinde bir yere gittim. Senin verdiğin altınlarla yüz deve aldım. Onları burada satıp daha fazla para kazanacağım. Sıra küçük kardeşe gelmiş: – Çok büyük bir ırmağın kenarına gittim. Bu azgın ırmağın nice gelinleri dul, çocukları yetim bıraktığını öğrendim. Verdiğin altınlarla ırmağın üzerine köprü yaptırdım. Yetim kalan kırk çocuğu da yanımda getirdim. Mal ve paralarını kime verirsen yetimlere o baksın. Onlar millete faydalı insanlar olsun. Babası küçük oğlunu yanına çağırmış. Onu yanaklarından öpmüş: – Benim kendi küçük fakat aklı ve gönlü büyük oğlum. Senin yaptığın işi çok beğendim. Bu yüzden mallarımı ve paralarımı sana veriyorum. Bü­yük ağabeyinin askerleri seni koruyacak. Ortanca ağabeyin de develeriyle verdiğin işleri yapacak. Sen yaptığın işle bunu hak ettin. İki ağabey de küçük kardeşlerini takdir etmişler. Boynuna sarılıp onu kutlamışlar. Üç kardeş o günden sonra mutlu bir hayat yaşamışlar.

Jul 26, 20233 min

Ep 186Körebe Şarkısı / Turkish Songs

Körebe Şarkısı /Turkish Songs

Jul 19, 20232 min

Ep 185Tek Kollu Şampiyon / Turkish Stories

Tek Kollu Şampiyon / Turkish Stories

Jul 15, 20232 min

Ep 184Almanya’da Spor Kültürü / Turkish Stories

Almanya’da Spor Kültürü Almanlar, sporu seven bir millettir. Sporun dünyada en yaygın olduğu ülkelerden biri de Almanya’dır. Sporun insan hayatına bu kadar girdiği ülkeler çok azdır. Almanya’da altyapıya çok önem verilir. Her yerleşim bölgesinde açık ve kapalı spor salonları vardır. Çocuklar, küçük yaşlardan itibaren spora özendirilir ve desteklenir. Futbol dışında özellikle jimnastik, masa tenisi, voleybol, hentbol, buz hokeyi ve yüzme çok popülerdir. Çocuklar, hafta sonlarını aileleriyle birlikte jimnastik ve yürüyüş yaparak değerlendirirler. Yeni doğan bebekler bile, çocuklar için hazırlanmış havuzlarda anne babalarıyla birlikte havuza girerek suyla tanışırlar. Almanya’da yüzme bilmeyen insan çok azdır. Alman hükümeti, spora çok önem verir. Spora kabiliyeti olan çocuklar 5-6 yaşlarında tespit edilir. Bu çocuklar, küçük yaştan itibaren antrenörler tarafından yetiştirilir. Bu ülkede insanlar, sporun her çeşidini yapma imkânına sahiptir. Gerek olimpiyat oyunlarında gerekse dünya şampiyonalarında Almanya her zaman en üst sıralardadır Almanlar, sporu zengin olmak ya da meşhur olmak için yapmazlar. Bu ülkede devlet, başarılı olan sporcuları maddi ve manevi yönden destekler. Almanya’da özellikle futbol çok önemli bir spordur. Alman Millî Futbol Takımı; 1954, 1974 ve 1990 Dünya Futbol Şampiyonası’nı kazanmıştır. Ayrıca 1972, 1980 ve 1996’da Avrupa futbol şampiyonu olmuştur. Alman futbol kulüpleri, uluslararası şampiyonalarda büyük başarılar elde etmiştir. Almanya’da; Franz Beckenbauer, Sepp Maier, Gerd Müller, Brigel, Jürgen Klinsmann, Michael Ballack gibi efsane futbolcular yetişmiştir. Almanya’nın dünyaya tanıtımında spor çok önemli bir araçtır. Derleyen Sezgin Akçay

Jul 12, 20232 min

Ep 183Oyun ve Arkadaşlık / Turkish Stories

Oyun ve Arkadaşlık Beyaz Kale, mahallenin en büyük apartmanıydı. Bu apartman, tıpkı bir kaleye benziyordu. Çocuklar, apartmanın çimenle kaplı ön bahçesinde oyun oynayamıyorlardı. Arka bahçe, iki basketbol sahası ve üç küçük salıncağıyla çocukların günlerini geçirdikleri tek yerdi. Beyaz Kale’de oturan çocuklar, yalnız kendi aralarında oyun oynarlardı. Yabancı çocuklarla pek oynamazlardı. İşte bunun için Çetin’in kendini onlara kabul ettirmesi çok zor oldu. Apartmana taşındıklarının ikinci günü bahçeye çıkmış, basketbol oynayan çocuklara katılmak istemişti. Çocuklar, Çetin’i görmezden gelmiş, onun kenarda sessizce durmasına bile aldırmamışlardı. Kimseye belli etmemişti ama Çetin’in canı çok sıkılmıştı. Eve girince anneannesi neler olduğunu hemen anladı. Sevgiyle torununa yaklaştı: “Biraz sağduyu, bol hoşgörü ve sabır. Göreceksin her şey yoluna girecek.” dedi. Çetin’in başını avuçlarının içine aldı. “Arkadaşlıklar zor kazanılır ama bir kazanıldı mı kolay kolay kaybedilmez.” Ertesi gün, kolunun altına kaykayını sıkıştıran Çetin, anneannesinin sözlerini düşünerek asansöre bindi. Bahçeye çıkar çıkmaz Korkut yanına geldi. Bahçede hangi oyunları kimlerin oynayacağına hep o karar verirdi. Çetin’e sert bir sesle: “Burada her şey ortaktır.” dedi ve kolunun altındaki kaykayı alıverdi. Arkasında duran Mete’ye uzattı. “Haydi Mete! Biraz dolaş.” Çetin, hiç sesini çıkarmadı. Yürüdü ve az ileride duran basketbol topunu aldı. “İyi, madem her şey ortak, bu top da şimdilik benim.” diyerek oynamaya başladı. Zıplıyor, uçuyor, potaya attığı toplar basket oluyordu. Bütün hünerlerini sergiledikten sonra topu Korkut’a attı. “Kaykayım sizde kalsın, sonra alırım.” dedi ve şarkı söyleyerek oradan uzaklaştı. Günler geçmiş, çocuklarla Çetin arasında güzel bir arkadaşlık oluşmuştu. Çocuklar, oynarken Çetin’i de aralarına çağırıyorlardı. Başta ona sert davranan Korkut da aslında Çetin’i beğeniyordu. Bazen kıskançlığı iyi duygularının önüne geçse de bu duygusunu yenmeyi başarmıştı. Çetin’in de aralarına katılmasıyla artık takım oyunları daha eğlenceli hâle gelmişti. En önemlisi Beyaz Kale’nin çocukları komşu apartmanlarda oturan yaşıtlarıyla da oyun oynuyorlardı. Çetin, hayatından memnundu. Galiba anneannesi haklıydı. Biraz sağ­ duyu, bol hoşgörü ve sabır her şeyi çözmüştü. Zeynep Cemali

Jul 8, 20233 min

Ep 182Körebe / Turkish Stories

Körebe Körebe, geleneksel çocuk oyunlarımız arasında yer alan çok güzel bir oyundur. Günümüzde bu oyun, yalnızca kırsal alanda teknolojik imkânlardan uzak kalmış çocukların oynadığı bir oyun hâline gelmiştir. Gelişen teknolojiyle beraber oyun kültürümüzde ciddi bir değişim yaşandı. Yaygınlaşan bilgisayar oyunları geleneksel çocuk oyunlarımızın yerini aldı. Türkiye’nin her yerinde çocukların sıklıkla oynadıkları bir oyun olan Körebe, bugün maalesef şehirlerde unutulma aşamasına geldi. Peki, geleneksel çocuk oyunlarımız arasında yer alan Körebe nasıl oynanır? Körebe, çocukların grup hâlinde oynadıkları ve eğlenceli vakit geçirdikleri bir oyundur. Körebe olarak adlandırılan oyuncunun gözleri bir mendil veya bez parçası ile bağlanır. Körebe, etrafını göremeyecek duruma gelir. Diğer oyuncular, körebenin etrafında dolaşmaya başlar ve ona dokunurlar. Körebe ise onları yakalamaya çalışır. Körebe, aynı zamanda dokunduğu oyuncunun ismini söylemek zorundadır. Eğer tuttuğu kişinin ismini yanlış söyler ise ebelik devam eder. Doğru ismi söylerse ebelikten kurtulur, yakaladığı oyuncu ebe olarak oyunu sürdürür. Oyun bu şekilde devam eder ve çocuklar neşeli vakit geçirirler. Zambak Türkçe

Jul 5, 20231 min

Ep 181Yeni Bir Dünya Şarkısı / Turkish Songs

Jul 1, 20233 min

Ep 180İstekler Bir Diller Ayrı / Turkish Stories

İstekler Bir Diller Ayrı / Turkish Stoires

Jun 24, 20231 min

Ep 179Türkçemiz / Turkish Stories

Türkçemiz Türkçe, çok geniş bir alanda konuşulan bir dildir. Gittiğim birçok ülkede Türkçe sayesinde kurduğum ilişkilerin sıcaklığını hâlâ içimde duyarım. Örneğin, 1988 yılında New York’tan Minneapolis’e uçuyordum. Yanımdaki koltuğa müzik dinleyen bir genç oturdu. Bir ara bana dönerek “Hi! How are you?” (Merhaba. Nasılsın?) diyerek konuşmaya başladı. Türk olduğumu öğrenince “Yeah, ben de Türküm yahu.” diyerek omzuma bir tokat atmaz mı? Türkçeyi az biliyordu. “Türkiye ile ilgili ne biliyorsun?” deyince “Tahin pekmez, tahin pekmez” diye haykırdı. İkimiz de kendimizi tutamayarak kahkahayı basmıştık. 1993 yılında bir davet üzerine gittiğim Sidney’de bir alışveriş merkezini geziyordum. Oradan geçen Türklerle tanışmış, saatlerce tatlı tatlı sohbet etmiştik. Sadece Sidney’de mi? Hiç unutmam, 1995 yılında trenle Berlin’e gidiyordum. Karşımda yaşlı bir şahıs oturuyordu. “Yakın zamana kadar Gürcistan’da oturuyordum.” diye söze başlamıştı. Gürcistan’da asırlardır yaşayan Alman azınlıklardanmış. Almancanın yanında hangi dilleri konuştuğunu sorunca Gürcüce, Azerice, Kazakça ve Rusça diye sıralamıştı. Şaşırdı­ğımı görünce bana açıklamak zorunda kaldı: “İkinci Dünya Savaşı’na kadar Gürcistan’da kendi köyümüzde yaşıyorduk. Çevremizde hep Azeri köyleri olduğu için Gürcücenin yanında Azerice de öğrenmiştim. Ancak savaştan sonra tüm köy Kazakistan’a göç etti. Orada da Kazakçayı öğrendim. Yıllar sonra tekrar köyü­ müze dönmemize izin verdiler.” Almancayı bırakıp, konuşmamıza Türkçe olarak devam ettik. Yaşlı şahıs, “Aslında Kazakça da Türkçedir. ‘Yumurta’ yerine ‘cumurta’ dersen olur biter.” dedi. Ben “Oralardan bir şey özlüyor musunuz?” diye sorunca yaşlı adamın gözleri doldu. “Özlemem mi heç, kadim dostluk özlemi­şem men.” demişti. Berlin’e gelince birbirimize baba oğul gibi sarılıp ayrılmıştık. Son zamanlarda üniversitemize Kazakistan’dan, Özbekistan’dan öğrenciler gelmeye başladı. Türkçe ile çok güzel ilişkiler kuruyoruz. Özbek öğrencimiz Hamburg’a staja gitmişti. Stajını tamamladıktan sonra beni ziyaret ettiğinde: “Hocam, ne güzel. Hamburg hep kardeşlerimizle dolu, kendimi hiç yabancı gibi hissetmedim.” demişti. Hollandacayı ve Türkçeyi ana dili gibi konuşan binlerce gencimiz var. Son yapılan araştırmalar, göç­men çocuklarının üniversite ve yüksek okullara gitme oranının arttığını gösteriyor. Birçok dil uzmanı da ana dilin kişinin gelişmesi için çok önemli olduğu görüşündedir. Türkçe bilmek, Avrupa Birliği’nin Türkiye ile gelişen ticari ilişkilerinde önemli bir rol oynayabilir. Avrupa’da yetişen gençler, Avrupa ile Türkiye arasındaki ticari ilişkilerde bir köprü vazifesi görebilirler. Üstelik Türkçe bilmek, şirketlerin Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerinde de yararlı olabilir. Geçenlerde bir öğretmen dostum anlatmıştı: Türkiye ile büyük ticari ilişkileri olan bir şirkete yönetici alınacakmış. Birçok başvurunun içinden Türkiye ile olan ilişkileri sebebiyle Türk adayı seçmişler. Mehmet Akşit

Jun 21, 20234 min

Ep 178Dil Bilir misin? / Karagöz ve Hacivat / Traditional Turkish Shadow Play

Dil Bilir misin? Karagöz: Susss! İşte Hacivat geliyor. Ben şuraya saklanayım. Bakalım Hacı Cavcav sizlere neler söyleyecek? (Gider.) Hacivat : Yâr bana bir eğlence, Severim sevilince, Karagöz’üm gelince, Oynarım bir delice. Karagöz: Karagöz’üm gelince, yersin kafana bir kepçe! (Kavgaya tutuşurlar.) Hacivat : (Kavga biter.) Vay sıkılmaz vay! Benden utanmıyorsan, bari şu misafirlerden utan! İnsan, böyle bir günde kavgaya neden olur mu? Şuraya gülüp eğlenmeye geldik. Karagöz: Ne eğlenmesi, düğün mü var, bayram mı? Hacivat : Bayram var ya bayram! Okuma Bayramı. Karagöz: Ne bayramı? Hacivat : Okuma Bayramı dedim ya! Karagöz: Ayyy! Şu kocaman çocuklar okumayı yeni mi öğreniyorlar? Ayol, Okuma Bayramı ilkokulun birinci sınıfında yapılır. Hacivat : Bugünkü bayram Almanca kursuna devam edip Almanca okuma yazma öğrenen çocukların bayramı. Karagöz: Yaa, demek bunlar Almanca öğreniyorlar. Hacivat : Tabi ya! Hem de öyle güzel öğreniyorlar ki! Karagöz’üm sen dil bilir misin? Karagöz: Bilirim. Hacivat : Hangi dilleri? Karagöz: Sığır dili, koyun dili, manda dili... Haşlamaları bir güzel olur ki! Hacivat : Öyle değil Karagöz’üm. Karagöz: Ya nasıl? Hacivat : Yabancı dil, yabancı! Karagöz: Evdekilerin dili çekilmiyor da nerede kaldı yabancıların dili! Hele bir dilleri ötmeye görsün, vallahi arı gibi sokarlar insanı! Hacivat : Canım öyle değil. Yani Almanca, Fransızca, İngilizce bilir misin? Karagöz: Bilirim. Hacivat : Konuş bakalım. Karagöz: Anca, manca, tanca, fanca... Hacivat : O ne biçim konuşma birader, hangi dille konuşuyorsun? Karagöz: Sen anlamazsın, buna kuş dili derler. Hacivat : Öyle dil olmaz Karagöz’üm. Her dilin bir kuralı, bir edebiyatı var. İnsan, yabancı bir dil öğrenmeli. Karagöz: Öğrenip de ne olacak? Hacivat : Karagöz’üm, bir dil bilen bir insan, iki dil bilen iki insan, üç dil bilen üç insan olur. Karagöz: Üçü de birbirine benzer mi? Hacivat : Neyin? Karagöz: İnsanların, canım... Hacivat : Öyle değil Karagöz’üm, insan ne kadar çok dil bilirse o kadar bilgili olur, değerli olur. Ünlü kişilerin hepsi birkaç dil bilir. Karagöz: Sahi ya, bak biz bir adam bile olamadık! Hacivat : Sen de Almanca kursuna yazılmış olsaydın şimdi biraz Almanca öğrenmiş olurdun. Tatilde kendi kendine çalışır, bu sene açılacak kursa da devam ettin mi öğrenir giderdin. Karagöz: Ahdim olsun, bu sene kurs başlar başlamaz hemen kursa kaydolacağım. Hacivat : Ben de yazılacağım. Beraber öğreniriz. Arada sırada oyunumuzu Almanca oynarız. Karagöz: Olur, Hacivat’ım, olur. Hacivat : Haydi şimdi hoşça kal. Kursta görüşürüz.

Jun 17, 20233 min

Ep 177Tatlı Dil / Turkish Stories

Tatlı Dil Dil, insanlar arasında iletişim kurmada çok önemli bir araçtır. Dil, bizim mutluluk kaynağımızdır. Fakat bazen dilimiz yüzünden çeşitli sorunlar yaşayabiliriz. Toplumdaki kavgaların çoğu, insanların birbirini yanlış anlamasından kaynaklanır. Bazı sözler, savaşların çıkmasına ve birçok insanın ölümüne sebep olur. Bazı sözler de insanlar ara­sında barış ve huzur sağlar. İnsan, yaradılış ve karakter olarak tatlı dilden hoşlanır. Tatlı dil, insanları iyiliğe yöneltmede ve kötülük­lerden uzaklaştırmada kullanılabilir. Tatlı dilli olmakla, şefkatli ve sakin konuşmakla karşımızdaki insanın kalbini kazanırız. Tatlı dil ile söy­lenen her söz mutlaka etkisini gösterir. Tatlı dilli kişileri herkes sever. Bir anne ve baba, topluma yararlı olması için çocuğuna tatlı dille öğüt verir. Bir çocuk, tatlı dille arka­daşlarının sevgisini ve güvenini kazanır. Bazı arkadaşlarımızın hoşumuza gitmeyen alışkanlıkları olur. Onları tatlı dille uyarıp hatalarını düzel­tebiliriz. Kötü sözler, hem insanı olumsuz etkiler hem de yapılacak işlere engel olur. Sivri dilli insanlar, dostlarını ve arkadaşlarını yavaş yavaş kaybeder. Yalnız yaşamak zorunda kalırlar. Bize verilen dil yeteneğini iyi ya da kötü kullanmak elimizdedir. Ama tatlı dilli olmamızın önünde hiçbir engel yoktur. Öyleyse dilimizi tatlı kullanalım. Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım. Dilimizi bir demet gül gibi karşımızdakine sunalım. Bu durumda katı kalplerin bile yumuşadığını göreceksiniz. Bunun için atalarımız: “Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır.” demişlerdir. Orhan Kâzım (Düzenlenmiştir.)

Jun 14, 20232 min

Ep 176Annem Şarkısı / Turkish Songs

Annem Şarkısı / Turkish Songs

Jun 10, 20233 min

Ep 175Mustafa Çiftlikte / Turkish Stories

Mustafa Çiftlikte / Turkish Stories

Jun 7, 20231 min

Ep 174Farkında mısın? / Turkish Stories

FARKINDA MISIN? Anneciğim bilmem farkında mısın? Söylenmemiş en mübarek, en aziz Duygularla çepeçevre, çaresiz… Sana yöneldiğimin farkında mısın? Demeden, yakın, ırak Bulutlarla savrulup, ırmaklarla akarak Sana “Anne” diyen dilleri kıskanarak Kapına geldiğimin farkında mısın? Bütün anneleri düşünürüm tek tek Sensin benim için en güzel örnek Seni dinleyerek, seni görerek Nasıl yüceldiğimin farkında mısın? Seni göremedim diye bu bahar İçimde bin türlü duygunun isyanı var Turnaların gökyüzünü sevdiği kadar Seni sevdiğimin farkında mısın? Yavuz Bülent Bakiler

Jun 3, 20231 min

Ep 173Ailemiz / Turkish Stories

AİLEMİZ Bizim sevinçli veya üzüntülü anlarımız olabilir. Sevincimizi ve üzüntümüzü en samimi şekilde annemiz ve babamız paylaşır. Bize sarılır ve üzüntümüzü gidermeye çalışırlar. Sevincimize ortak olurlar. Üzüntülü ve sevinçli anlarımızda ailemizi yanımızda görmek bizi mutlu eder, bize güven verir. Aile yapılarımız farklı farklıdır. Bazı ailelerde dede, nine, teyze veya amca bulunabilir. Böyle aileler geniş ailelerdir. Bazı aileler sadece anne, baba ve çocuklardan oluşur. Dede ve nine başka yerde yaşar. Böyle aileler çekirdek ailelerdir. Bununla birlikte anneannesiyle veya büyükbabasıyla yaşayan çocuklar da vardır. Birlikte yaşamak bazı sorumlulukları da beraberinde getirir. Bazen arkadaşlarımızla sorunlar yaşadığımız gibi aile bireyleriyle de sorunlar yaşayabiliriz. Aile bireylerinden izinsiz bir yere gitmek, büyüklerin uyarılarına dikkat etmemek, odamızı dağınık bırakmak, ders çalışırken plansız hareket etmek aile içinde sıkıntıya neden olabilecek davranışlardan bazılarıdır. İşte bu sorunları yaşamamak için aile bireyleri arasında toplantılar düzenlenir. En büyüğünden en küçüğüne ailedeki her birey düşüncelerini bu toplantılarda ifade eder. Sorumluluklar paylaşılır ve görev dağılımı yapılır. Yeni fikirler ortaya çıkar ve kararlar alınır. Böylelikle evde işler yardımlaşarak yapılır. Aile içindeki sorunların çözümü için alınan ortak kararlara uyulmalıdır. Bu toplantılar aile içinde işlerin daha düzenli yürümesini sağlar. Bizim de aile içinde üstleneceğimiz görevler vardır. Ev işlerinde anne ve babamıza yardımcı olmalıyız. Mesela annemiz yemek pişirirken biz de sofrayı kurabiliriz. Odamızı kendimiz toplayabilir, çöpleri çöp kutusuna atabiliriz. Akvaryumun veya kafesin temizlik ve bakımını yapabiliriz. Tamir işlerinde babamıza yardımcı olabiliriz. Kardeşlerimizle ilgilenebilir, onlarla oyun oynayabiliriz. Ailemiz uygun gördüğü zaman marketten alışveriş yapabiliriz. Evde yapılan tasarruf tedbirlerine katılabiliriz. Unutmayalım! Aile içinde herkesin hakları vardır. Mutlu bir aile ortamı istiyorsak bu haklara saygılı olmalıyız. Zambak Türkçe

May 31, 20233 min

Ep 172Affet Babacığım / Turkish Stories

AFFET BABACIĞIM Genç adam, evlendiğinden beri, beraber yaşadıkları ihtiyar babası yüzünden hanımıyla sürekli tartı­şıyordu. Kadın, kayınbabasını evinde istemiyordu. Onun, evde fazlalık olduğunu düşünüyordu. Yine bir gün şiddetli bir tartışmadan sonra kocasına: “Bu evden ya ben giderim ya da baban gider.” dedi. Genç adam, hanımından ayrılmak istemiyordu. Babası yüzünden çıkan tartışmaların dışında hanı­mıyla iyi geçiniyordu. Hanımı kendisini seviyordu. Üstelik bir de çocukları vardı. Günlerce düşündü ve kendine göre bir çözüm yolu buldu: Babasını yıllar önce ormanda yaptırdıkları dağ evine götürecekti. Haftada bir defa onu ziyaret edecek ve ihtiyaçlarını karşılayacaktı. Böylece problem çözülmüş olacaktı. Babasına gerekli olan bütün eşyaları hazırladı. Ertesi gün babasını kucakladı ve onu arabaya bindirdi. Oğlu Can: “Babacığım, ben de gelmek istiyorum.” diye ısrar edince birlikte yola çıktılar. Kış mevsiminin ortasıydı. Hava çok soğuktu. Yoğun kar yağışı yüzünden yolu zor görüyorlardı. Küçük Can, babasına: “Baba, nereye gidiyoruz?” diye soruyor ama ondan cevap alamıyordu. İstenmediğini anlayan yaşlı adam gizli gizli ağlıyordu. Saatler süren yolculuktan sonra eski dağ evine ulaştılar. Genç adam, evin bir odasını temizledi. Sonra arabadaki eşyaları ve babasını bu odaya getirdi. Dağ evinin içinde rüzgâr esiyordu. Yaşlı adam, soğuktan titriyordu. Genç adam, üzüntü içinde baba­sını izledi. Kendi kendine: “Yarın evden birkaç battaniye daha getiririm.” diye düşündü. Babası çok üz­gündü. Yıllarca büyüttüğü oğlu kendisini bir dağ evinde yalnız bırakıyordu. Küçük Can, gördüklerinden hiçbir şey anlamıyordu. Genç adam, babasına sarılarak vedalaştı ve çocuğunu da yanına alarak evden uzaklaştı. Can, yolda ağlamaya başladı. Babasına: “Neden dedemi o soğuk evde bıraktın?” diye sordu. Adam, çocuğuna: “Annen, dedeni istemiyor.” diyemedi. Can: “Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?” diye sordu. Genç adam, çocuğun bu sorusuna cevap veremedi. Hemen arabayı geri çevirdi. Dağ evine girdi. “Beni affet babacığım!” diyerek babasının boynuna sarıldı. Genç adam, hata ettiğini anlamıştı. Babası, oğluna şöyle dedi: “Geri geleceğini biliyordum oğlum. Ben babamı yaşlandı­ğında yalnız bırakmadım ki sen de beni bırakasın! Beni bu dağda yalnız bırakmayacağını biliyordum.”

May 27, 20234 min

Ep 171Öğretmenim Şarkısı / Turkish Songs

Öğretmenim Şarkısı / Turkish Songs

May 24, 20232 min

S1 Ep 4Okul Hatırası / Turkish Stories

Okul Hatırası / Turkish Stories

May 20, 20232 min